Antalya, Türkiye
+0905059923660
bilgi@perspektif.org

İSRAF

The Muslim Perspective

İSRAF

Çağ: başlangıcı ve sonu belli olan, tarihte ayrı bir özelliğe sahip olan zaman bölümüdür. Yazı öncesi; karanlık çağ, taş çağı, maden çağı. Yazı sonrası; ilk çağ, orta çağ, yeni çağ, yakın çağ… Peki içinde yaşadığımız bu çağın adı nedir? İnternet çağı mı? Bilim ve teknoloji çağı mı? Bireyin ve toplumun tutulduğu amansız hastalığa bakınca, bu çağa ‘’İsraf Çağı’’ demek belki de en doğrusu olacaktır. Hayatın her alanında devasa bir israfla karşı karşıyayız. Ekmek israfı, su israfı, para israfı, zaman israfı ve sevginin israfı…

Anlık hazlar ve anlık harcamalar israfı doğuruyor. İslâm’ın esaslarından birisi de îtidaldir. Harcama, yeme-içme, konuşup görüşme ve sevmede ölçülü olmaktır. Bunun zıddı ise israftır. Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minlerin sıfatları sayılmıştır. “Onlar ki, harcadıklarında ne isrâf ederler ne de cimrilik. İkisi arasında, îtidalli bir yol tutarlar.” (Furkan, 67.)

İsraf bitmek tükenmek bilmeyen istekler ve onlara dur deme kabiliyetimizi kaybetmemizle birlikte ortaya çıktı. En çok ailede, evde görüyoruz bu büyük değişimi ve kaybı. Aile büyüklerimizden işittiğimiz bir atasözü vardır: ‘’Er getire, Hak yetire.’’ Bu öyle güzel bir teslimiyet ve anlayış ki. Er, yani evin erkeği çalışır, gayret eder, helalinden kazanır. Hak Teala da kazandığı bu rızkına bereketini ihsan eder. Bu kazanç bütün ev halkına yeter, Cenab-ı Hak, yetirir, bereketlendirir.

Biz bu anlayışı yitirdik yitireli, aileyi içten içe yıkıma doğru sürükledik. Bitip tükenmeyen ihtiyaç ve isteklerle sadece koşuşturuyoruz. İçimizdeki koca boşluğu göremeden. Görevler karıştı birbirine, her şey kazanç için geçim için sanki. Kendi elimizle kendimize bir istekler dağı oluşturduk ve artık kendimiz dahi yetemiyoruz kendimize…

Ebeveynler hayat şartlarıyla mücadele ederken, evlatlarının terbiyesini ihmal eder oldular. Anne ve babanın gün içinde, hatta akşam saatlerinde de çalışıyor olması, ailelerin çocukların eğitim ve bakımını televizyon, internet ve sokaklara bırakması neticesini doğurdu. Akşam eve yorgun argın gelen anne baba sandılar ki evlatları ile ilgilenmek sadece onların maddi ihtiyaçlarını karşılamak. Aynı çatı altında birbirinden habersiz, varlıklı ama ilgisiz kimseler bir arada yaşayarak, görünüşte bir ‘’aile’’yi oluşturdu.

Eskiden dedelerin, ninelerin, anne, baba, çocuk ve torunların bir arada yaşadığı aileler vardı. Evde dedenin sözü geçer, ninenin ağırlığı hissedilir; ev halkı, vazife ve mes’uliyetlerinin idrakinde olurdu. Hayatın değişen akışı aileleri de küçülttü. Çocuklar, dede ve ninenin rahle-i tedrisinden geçemeden, anne babalarını tecrübesizliğine mahkum oldular. Çocuklar sıcacık yuvasında ama yalnızlar. İç dünyamızı huzura kavuşturan en emin sığınaktır aile.

İçimizde koca bir boşlukla yaşıyoruz. Yetmiyor hiçbir şey, doyumsuzuz. Sevgide dahi doyumsuzuz. Yetemedikçe birbirimize daha çok daha çok harcıyoruz. Bereket çekiliyor önce evlerimizden sonra kalbimizden… Sevgi dahi bereketlenmedikçe biter.

Ekmeğin, suyun, zamanın israfını anlamak daha kolay bizim için. Sevginin israfı mı olur diyebilirsiniz. Ekmeğin israfı sizi nasıl yoksulluğa duçar bırakıyorsa sevginin israfı da sevgisizliğe ve boşluğa maruz bırakacaktır. 

Ekmeğin bereketi yok, suyun bereketi yok. Zaman ne çabuk geçiyor diyoruz her gün, zamanında bereketi yok. Kayıp gidiyor hayatımızdan. Üzerimizden elini eteğini çekiyor. İsteklerimiz ve doyumsuzluğumuz bitip tüketiyor bizi.

Yalnızlaştıkça içimizdeki boşluğu büyütüyoruz. Sanıyoruz ki evimizi doldurursak, çok harcarsak çok alırsak kapanır o boşluk ama yanılıyoruz. 

Çiğdem Artan

Tags:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir